Allah kime hidayet murad ederse, onun gönlüne hidayet şuaları akar ve sonra da o gönülde karar kılar. Kimi de sapıklığa sürüklemek murad ederse, bütün vaiz ve hatipler onu kurtarmak için bir araya gelseler, onun imdadına koşsalar, ona anlatılacak her şeyi anlatsalar, tebliğ sevabını alsalar bile, o şahsın sapıtmasını önleme adına hiçbir şey yapamazlar. Çünkü onun hidayete erme liyakati selbolmuştur. Artık ne yapılırsa yapılsın hiçbir faydası yoktur. Günümüzün umumî manzarası, bunu göstermeye yeter ve artar zannediyorum.
Ancak burada şu hususu da nazardan uzak tutmamak gerekmektedir. Hidayet ve dalâleti Allah yaratır; ancak itibarî dahi olsa, onları mevcut iradenin istek ve talebi üzerine yaratır. Kul ister, Hâdi ve Mudill isimleriyle müsemma olan Allah (celle celâluhu) da, hidayet ve dalâleti yaratıverir. Dolayısıyla sapıtanın kendisi yine bizzat kul olur. Onun içindir ki biz, kıldığımız her namazda, Fatiha sûresini okurken Cenâb-ı Hakk’a dua edip yalvarır ve: غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالّ۪ينَ“Allahım, bizi mağdub ve dâllînin yoluna sürükleme!”78 deriz. Efendimiz de bir hadislerinde “Üzerlerine Allah’ın gadabı olanlar Yahudilerdir, dâllîn de Hıristiyanlardır.”79 buyurmuşlardır.
Mevzuu bu noktaya getirdikten sonra, burada hidayetin mertebeleri üzerinde durmak icap etmektedir. Ta ki, çeşitli yanlış anlamalara meydan verilmiş olmasın!
Dipnotlar
- 78 Fatiha sûresi, 1/7.
- 79 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/378, 5/32, 77.