İçeriğe geç

Onun, harf ve şekillerle kâğıtlara yazılışı dışında hem lafzî hem de nefsî kelâm yönü, ilâhî kelâm olma vasfına bağlıdır. Zira Kur’ân, Cenâb-ı Hakk’ın “Kelâm” sıfatından gelmiştir. Kelâm sıfatı ise, hem ezelî hem de ebedîdir. Durum böyle olunca, daha henüz hiçbir varlık yokken dahi Kur’ân vardı ve mevcuttu. Fakat o, nefsî kelâm olarak vardı. Çünkü Cenâb-ı Hak, varlığa haricî vücud giydirmeden evvel de yine “Mütekellim” idi, konuşuyordu. Zât-ı Bârî’ye ait bin bir ismin binlerce cilvesinden tek cilvesi olan kâinat ağacı üzerinde olgun bir meyve hâlinde zuhur eden insanla konuşacağı ana kadar Cenâb-ı Hak yine konuşuyordu. O’nun işte böyle bir “kelâm-ı nefsî” dediğimiz konuşması vardır. İşte Kur’ân da, bu nefsî konuşma cümlesindendir. Bu yönüyle de Kur’ân, ezelden gelmiştir ve ebede gitmektedir.. ve Kur’ân’dan başka hiçbir kitapta da böyle bir ayırıcı özellik bulmak mümkün değildir.

A. Peygamberlerin ve Kitapların Gönderilmesindeki Hikmet

İnsanlık, semavî kitaplara muhtaçtır. Zira ilâhî mesajların öğreticiliği dışında beşerin, problemlerini kendi kendine halletmesi imkânsızdır. Onun içindir ki, daha ilk insanla beraber Allah (celle celâluhu), ilâhî mesajlar ihtiva eden bir kısım sayfalar göndermiştir. Hz. Âdem’e gönderilen sayfalar da aynen Kur’ân-ı Kerim gibi vahiy yoluyla nazil olmuştur. Sonra Hz. Âdem onları kâğıtlara yazmak suretiyle tespit etmiştir. Bazılarının zannettikleri gibi, yazı daha sonra keşfedilmiş değildir. Aksine o, ilk insan Hz. Âdem ile beraber başlamıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak, Hz. Âdem’e yazıyı vahiy yoluyla talim etmiş ve öğretmiştir.1 Aksine ona gönderilen sahifelerin tespiti nasıl mümkün olurdu ki!

17