Sahabe, tâbiûn ve onları takip edenler, her şeyi Kur’ân’da görüyor ve her şeyi onda bulmanın mümkün olduğuna inanıyorlardı. Elbette bütünüyle Kur’ân’a yabancı olanlar, benim bu ifadelerimi abartılı bulacak ve yadırgayacaklardır ama bu, onların kendi meseleleridir. Böylelerinin, yabancı ve yabani oldukları bir konuda yanlış değer hükümlerine varmaları gayet normaldir.
Ben şahsen Kur’ân’a, ilâhî kelâmın, beşer idraki gözetilerek şuur hâlinde kristalleşmiş şekli diye bakıyorum.. ve onu, her hâlimizi bilen canlı bir varlık olarak değerlendiriyorum. Bunu söylerken de, Efendimiz’in, “Kur’ân, ahirette insanların lehinde veya aleyhinde şehadet edecektir.”22 nurlu beyanına dayanıyorum. Hâlimiz, kim bilir onu ne kadar üzüyor ve rencide ediyordur. Evet, ona uygun bir hayat yaşayamayışımız, mutlaka onu hüzne boğuyordur. Yine de ümidimiz var ki, o, az dahi olsa kendisine sahip çıkanlara mutlaka ötede arkadaşlık edecektir.
Evet, Kur’ân’a işte böyle bir idrak ufkundan bakmamız gerekmektedir. Ancak o zamandır ki, Kur’ân’ın, hayat bahşeden bir kitap olduğu anlaşılacaktır. Aslında o, sadece okunup dinlenmek, cenazelerin arkasından tilâvet edilmek üzere nazil olmamıştır; o, hayata hayat olmak, cansız cesetlere can üflemek için inmiştir. Farklı bir ifade ile o, yerdekileri ruhanîlik semasına yükseltsin diye gönderilmiştir. Bu itibarla o, zâhiri, bâtını, iç derinliği ve öteye bakan enginliği nazara alınarak okunmalıdır ki özündeki lâhûtîlik tam duyulabilsin.
İşte bu okuyuştur ki, insanın Rabbisiyle konuşması sayılmıştır. Bu hususu teyit eden bir hadis-i şerifte Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyururlar: “Kim Rabbisiyle konuşmak istiyorsa Kur’ân okusun.”23
Dipnotlar
- 22 Müslim, tahâret 1; Tirmizî, daavât 85; Nesâî, zekât 1.
- 23 Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd 7/239; ed-Deylemî, el-Müsned 1/302.