İnsan bunları, ancak, “tedebbür”le anlar; ve bu sayede illet ve mâlûl arasındaki münasebetleri de mülâhazaya alarak nelere ulaşır nelere! Evet, Kur’ân’ı baştan sona, sürekli düşüne düşüne ve beynini zonklata zonklata okuyanlardır ki onun ruhuna nüfuz edebilirler. Aslında Kur’ân akıl ve muhakemelere hitap eder. Bu itibarla da onu ancak akıl sahipleri tam anlar.. ve muhâkeme erbabı da derinliklerine nüfuz edebilir.
Ona, işte bu zaviyeden yaklaşan nice büyük dehâlar, edipler, şairler onun karşısında serfürû etmiş ve nice devâsâ kametler ona teslim ve talebe olmuşlardır.
Kur’ân, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve emsali nadide insanları inkıyat ettirdiği gibi, devrinin en büyük şairleri olan Lebid’i, Hansâ’yı ve daha sonraki dönemlerde de Mevlâna’dan Câmi’ye, Hafız’dan Enverî’ye yüzlerce söz sultanını teslim almıştır. Dahası Sir James Jeans, onun sadece bir âyetini duyunca ayağa fırlamış ve Kur’ân’ın beşer kelâmı olamayacağını haykırmıştır. Batılı ilim adamlarının Kur’ân hakkındaki itirafları mücelletlere sığmayacak kadar çoktur.
Bunların her biri, ayrı bir eserde Kur’ân’ın mucizeliğini ve büyüklüğünü dile getirmiştir. Arap diline vâkıf ve bu dilin üstadları Abdülkâhir Cürcânî, Sekkâkî ve Zemahşerî gibi insanlar, Kur’ân’a talebe olmayı hayatlarının en büyük gayesi bilmişlerdir. Zira Kur’ân, onların bütün duygu, düşünce ve karihalarını tatmin etmiş ve onları teslim almıştır. Ondan sonra da bu zatlar başka şeye müracaata ihtiyaç duymamışlardır. Lebid’le Hz. Ömer arasında cereyan eden şu vak’a ne kadar çarpıcı ve ibret vericidir: