Yukarıda söylediğimiz bu hükmü, ileride delilleriyle arz etmeye çalışacağız. Bu delilden sonra, Kur’ân’ın, Allah kelâmı olduğunu, başka bir kimsenin böyle bir eser vücuda getirmesinin herkesi aştığını göreceğiz. İnsanlık âleminde Kur’ân’ı en iyi anlayan, onu takdir ve tebcil eden hiç şüphesiz Efendimiz’dir. O, Kur’ân’ı bütün enginliğiyle içine sindirmiştir. Öyle ki O, gece gündüz Kur’ân’ı dilinden hiç mi hiç düşürmemiştir. O’ndaki o anlatılmaz Kur’ân aşkı ve sevgisidir ki, kendisinden asırlarca sonra bile insanlara tesir etmiş ve sayısız denebilecek ölçüde seçkin Kur’ân talebeleri yetişmiştir.
Onlar arasında Tâvûs b. Keysan, İmam-ı Âzam, İmam Şâfii, İmam Malik, Ahmed İbn Hanbel, İmam Mesruk gibi niceleri vardır ki, bunlardan bazıları, her gece iki yüz rekât namaz kılmış –ihtimal “bast-ı zaman”a mazhariyetle– ve bu namazlarında Kur’ân’ı iki kere hatmetmişlerdir. Onlar, Kur’ân ile o denli bütünleşmişlerdi ki, insanüstü bir hâl aldıkları söylenebilirdi. Onlar âdeta Kur’ânîleşmişlerdi. Allah (celle celâluhu), Habibi’ni bir âyetin diliyle şöyle konuşturur: “Bana Müslümanlardan olmam emredildi. Ve bana Kur’ân okumam emredildi.”7 Evet, onlar, Resûlullah’ı çok iyi anlamışlardı.
Aslında hakikî mânâda Müslüman olmakla Kur’ân okumak arasında çok ciddî bir münasebet var; evet, bu husus iki âyette ard arda zikredilmişti. Bu çok önemliydi. Aksine, Kur’ân okuma, bazı insanların yaptığı gibi onu sadece kaba bir tilâvetle yerine getirme değildi. Kur’ân okuma, onu hayata hayat kılarak, onunla şekillenme, mücessem bir Kur’ân hâline gelme idi.. tıpkı Allah Resûlü gibi…
Dipnotlar
- 7 Neml sûresi, 27/91-92.