Kur’ân, öyle parlak bir beyandır ki, ruhların en yükseği ve şekillerin en mükemmeliyle dünyaya gönderilen insana, mutluluk ve saadetin en idealini, teâli ve terakkinin en erişilmezini ve yaşamanın en insancasını göstererek ona, yolların en doğrusuyla “İnsan-ı kâmil” olma zirvelerini vaadetmektedir. Bu şanı yüce kitaptır ki, bütün cihan, derin bir gaflet ve dalâlet içinde bocalayıp durduğu bir dönemde o, insan fert ve cemaatlerinin birbirine karşı hukuk ve muamelelerini, hareket ve davranışlarını, vazife ve mükellefiyetlerini tanzim ederek, hürriyet, adalet ve müsâvât hakikatlerini, bir hamlede hem de gerçek mânâlarıyla tahakkuk ettirmiş; zulüm ve haksızlığa karşı mücadelelerin en çalımlısını vermiş; beşeri, hatta bütün canlıları içine alabilecek şekilde âlemşümul (evrensel) şefkat ve merhamete çağırarak, harp ve sulhü insanî değerler çizgisine çekip, etrafında toplananları yeryüzü emniyet ve huzurunun, denge ve muvazenesinin temsilcileri hâline getirmiştir.
Bu, öyle pırıl pırıl nûrefşan bir kitaptır ki, bir taraftan insana acz ve fakrını hatırlatarak, onun gurur ve bencilliğini frenlerken, diğer taraftan onu aşk u şevkiyle coşturarak, nâmütenâhîliklere yelken açmaya çağırır. Bu, öyle bir ilâhî nefhalar mecmuasıdır ki, bizlere, her emriyle binlerce faydalar temin ederek ve her yasağıyla da akla hayale gelmedik zararları hatırlatarak, bizleri hep emniyet ve güven yamaçlarında dolaştırmaktadır. Evet, o, emanet, ihsan ve adalet mesajlarıyla gönüllerimizi coşturup, Cennet ufuklarını gösterdiği aynı anda, ahlâksızlık, münkerat ve başkalarının mal, can, ırz ve hukukuna tecavüz gibi gayyâlara çeken duygu ve düşüncelere karşı da tahşidat yapıp, bizleri sürekli Hakk’ın sıyanet ve himaye çizgisine çağırmaktadır.