İçeriğe geç

Süleyman Nedvî anlatıyor:

“Müslüman Türk’ün Trablusgarp’taki hezimeti ve geriye çekilmesi, diğer Müslümanlar gibi Hint Müslümanlarının da vicdanında bir inilti şeklinde yankılanmaya başlamıştı.

O gün ben, çiçeği burnunda bir gençtim. Halk, harıl harıl sokaklardan büyük bir meydana doğru akıyordu. Bu akıntı içinde ben de oraya gittim. İğne atsan yere düşmeyecek kadar bir kesafet ve kalabalık vardı. Müslüman Türk’ün Trablusgarp’taki mağlubiyet ve hezimetinin hesabı görüşülecekti.

Evet, onun için gözyaşı dökülecek, onun için eller Yüce Mevlâ’ya kaldırılacak, kefere ve fecereye lânet okunacak ve Müslüman Türk’ün yardımına koşabilmenin çareleri aranacaktı.

Hint hükümetini, oradaki Hindu’yu ve Hindu düşüncesini aşarak, o gün bir baştan bir başa Lahor’un sokaklarını inanmış Müslümanlar dolduruyordu. Hatipler konuşuyor, duygular coşuyor ve halkın gözünden akan yaşlar âdeta yere düşmüyor da birbirinin sırtına dökülüyordu.

Herkes elinde ve üzerinde ne varsa ortaya atıyor ve bunlarla Müslüman Türk’ün imdadına koşmaya çalışıyordu.

Halk coşmuştu. ‘Canını veren yok mu?’ dense, hemen herkes, pasaportu eline alıp Çanakkale’ye, Maraş’a, Gaziantep’e koşacaktı. Zira, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) on dört asır evvel tesis ettiği kardeşlik ruh ve anlayışı, bunun böyle olmasını gerektiriyordu.

Nihayet, o esnada kalabalığın saygıyla bir zata yöneldiği görüldü. İki büklüm bu zat, beyaz elbiseleri içinde kürsüye doğru yürüyordu. Muhtemelen böyle bir hesaplaşmanın şiirine kafiyeyi o koyacaktı. Koyacak ve bu tatlı âhenge ayrı bir dem getirecekti. Evet, son sözü o söyleyecek, fezlekeyi de o ifade edecekti.

231