Sonradan, sözleriyle sineleri dağlayan o zatın Dr. Muhammed İkbal olduğunu öğrendim. Bu söz sultanı, o gün işte böyle iki büklüm kürsüye çıktı. Onun büyüleyici konuşmasıyla halk kendinden geçmiş ve herkes canını vermeye teşne hâle gelmişti. O ise sözlerini şöyle sürdürüyordu:
– Cemaat! Ben şu dakikada kendimi Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhaniyeti huzurunda görüyorum. Bana diyor ki:
– Muhammed İkbal, bana ne hediye getirdin? Ben de O’na cevaben diyorum ki:
– Yâ Resûlallah! Sultana sultanlık, gedâya gedâlık yaraşır. Benim gibi bir gedâdan sultanlara ne hediye olabilir ki! (Evet, asırlar var ki, sana bir hediye getiremedik. Bedr’in aslanları, Uhud’un kahramanları, Huneyn’in serdengeçtileri gibi seni sevindiremedik.) Ancak şimdi sana öyle aziz bir hediye takdim ediyorum ki, onu Cennet’teki kevserlere dahi değişmem. Bu hediye, Trablusgarp’ta İtalyanlara karşı savaşan Mehmetçiğin akan kanıdır!”
Bu sözleri duyan cemaat kendinden geçmişti. Evet, Resûl-i Ekrem’e en son takdim edilen hediye, işte bu yarım bardak kandan ibaretti. Ve bu kan, İslâm’ın haysiyet, namus ve iffeti adına akıtılmıştı.
Hindistan’daki Müslüman, Trablusgarp’taki Türk’ün derdiyle işte böyle ilgileniyor ve inim inim inliyordu.
Evet, bizim burada sinemizden yediğimiz bir hançer, orada bir Hintliyi, bir Afrikalı siyahîyi böyle inletiyordu.
Nasıl ki, bugün, herhangi bir Müslüman ülkesindeki bir inilti bizim gönlümüzde de mâkes bulmakta, vicdanlarımızda yankılanmakta ve topyekün İslâm âleminde aynı inilti ve ızdırabı meydana getirmekte, öyle de, o gün, İslâm dünyasının büyük bir kısmı ızdıraplarımızı bizimle paylaşıyor ve bizim için kardeşlik gözyaşları döküyorlardı.