İslâmî anlayışta da bir insan, Allah adına niyabeten ve hilâfeten diğer insanların başına geçer. Ama o, kat’iyen buna haris ve arzulu değildir. Ne Hz. Ebû Bekir ne Ömer ne Osman ne de Ali (radıyallahü anhüm) hatta ne de Ömer b. Abdülaziz ve Harun Reşid gibileri hilâfete haris olmuşlardır. Bilakis bunlar, insanlar tarafından liyakatli görülmüş ve bu vazife onlara tevdi edilmiştir.
Osmanlı döneminde de nice beyler ve paşalar yaşamıştır ki, bunlar, düşman ordularını ters yüz edip mağlubiyetleri muzafferiyete çevirmiş, şanlı hükümdarlarının yanında el-pençe divan durmalarına karşılık, düşman orduları karşısında aslan gibi kükremiş ve hasımlarının yüreklerini koparmışlardır. Timurtaş Paşalar, Çandarlı Haliller, Zağanoslar, Evranoslar bunlardandır.
Bununla beraber, idareye dirayetli ve liyakatli bu insanlar, hiçbir zaman tul-i emellere girmemişlerdir. Şimdi isterseniz mevzuu izah sadedinde birkaç tabloyu daha arz edebiliriz.
c. Beşer Hâkimiyeti İzafîdir
İşte, ‘Mutlak Hâkim’ olan Allah (celle celâluhu) adına, niyabeten ve hilâfeten milletin başına geçen, ama kat’iyen haris olmayan kutlulardan bir-iki sima:
Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh), halife seçilmesinden bir süre sonra halkın karşısına çıkar. Bu, halifenin teb’asıyla mescitteki ilk buluşmasıdır. Bu buluşmada o, ashaba (mealen) şöyle seslenir:
“Ey İnsanlar! En hayırlınız olmadığım hâlde başınıza geçtim. Ancak, Kur’ân inmiş ve Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) de yolu tayin etmiştir. O’nun bize öğrettiklerinden biri; akıllılık takva, ahmaklık da günahkârlıktır. Benim yanımda sizin en güçlünüz, hakkı alınıncaya kadar zayıf olanınız; en zayıfınız da, başkasının hakkı ondan alınıncaya kadar güçlü olanınızdır.