Evet, bizim eksik ve gediğimiz, başımıza gelen her şeyde bir vech-i rahmet göremeyişimiz; ülfet ve ünsiyet hastalıklarına karşı irademizin hakkını veremeyişimiz; aşk u şevkle kulluk vazifemizi gereğince yapamayışımız; başkalarının zulmünü Âdil-i Mutlak’a havale edip, kendi muhasebemizle meşgul olamayışımız; kendi işimize bakamayışımızdır. Niçin bizim sesimiz soluğumuz bir iksir gibi ulaştığı insanları eritmiyor? Neden şu eşsiz güzelliklerle dolu dinimizi azami ölçüde temsil edemiyoruz? İşte bizim derdimiz, bu husus olmalıdır.
Şahs-ı Mânevî
Daha önce değişik münasebetlerle ifade ettiğim gibi “Allah’ın eli (bütün o biat edenlerin) hepsinin üzerindedir.”11 âyet-i kerimesi ve Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Cemaatte rahmet, firkatte azap vardır.”,12 “Benim ümmetim dalâlet üzere ittifak etmez!”13sözleri gibi âyet ve hadis-i şerifler dinî hayat adına cemaatin önemini ifade etmektedir. Dinimizde toplumla bütünleşme, cemaat hâlinde yaşama çok önemlidir. Burada, “cemaat” kavramını sosyolojik açıdan bir organizasyon ya da teşkilat olarak değil; tamamıyla dinî bir terim olarak, âyet ve hadislerde ifade edilen ve dinimizde büyük önem verilen, duyguda, düşüncede, sevinci ve hüznü paylaşmada bir ve beraber olan insanların meydana getirdiği şahs-ı mânevî mânâsına kullandığımı belirtmeliyim.
Dipnotlar
- 11 Fetih sûresi, 48/10.
- 12 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/278; el-Bezzâr, el-Müsned 8/226.
- 13 İbn Mâce, fiten 8; Abd İbn Humeyd, el-Müsned s.367.