– İlim, gayesiz, hedefsiz, bilme için bilme ifratı, cehalet denen yüzkarası gibi tefrite mukabil, mârifete dönüşebilen ve Hakk’a ulaştıran bir vasıtasıdır…
Evet, bunların hemen hepsi orta yola bakan yanlarıyla nisbî birer ilâhî mevhibedir ve yerinde değerlendirildiğinde önemli dinamiklerdir.
Görüldüğü gibi İslâm, insandaki hiçbir istidat ve kabiliyeti köreltmediği gibi, hiçbirine de ifrata ve tefrite düşme hakkı vermemiştir. O, bu istidatları kayıt altına almış ve insana hepsinden âzamî derecede istifade yolunu göstermiştir ki, Kur’ân’a göre bu yolun adı “sırat-ı müstakîm”dir.
Biz, günde en az kırk defa, Allah’a (celle celâluhu) “Bizi sırat-ı müstakîme hidayet et!”22 derken, içimizde bu anlayışın billûrlaştığını duyarız. Bizim bu talebimiz, her şeyin ifrat veya tefritinden korunma talebidir. Aksi hâlde akıl, günümüzde olduğu gibi, ya bütün bütün terke uğrar ya da her şeyi inkâr eder ve kendinden başka varlık tanımayan bir küstahlığa düşer.
Bizden evvel bazı diyanetler, aklı bu hâle getirmişti. O dönemde akıl ihmale uğramış ve insanlar düşünmeye karşı bütün bütün gabîleştirilmişti. Zira onlara göre tek gerçek ve tek hakikat ruhanî reislerin söyledikleriydi. Hayat, mâbedin loş duvarları arasına sıkıştırılmış, insanların görüş ufku da, bu duvarların arkasında anlatılanlarla sınırlı kalıyordu.
Akıl humûdeti, beyinleri söndüren bir illet olarak cemiyeti sarmış ve insanlar bu illet karşısında cansız cenazeler gibiydiler. Bu kabîl âkillerden mürekkep bir cemiyetin her zaman ve zeminde mukadder akıbeti de bundan başka olamazdı.
6. Aklın Hoyratlaşması
Dipnotlar
- 22 Fatiha sûresi, 1/6.