Zaman ve hâdiseler göstermiştir ki, bu milletin yükselmesi sadece ilimle, teknikle ve sanatla olmadığı gibi alçalması da ilimden, sanattan, teknikten mahrumiyetle olmamıştır. Bunların, Müslümanların alçalıp yükselmesinde tesiri büyüktür ama bunlardan daha büyük bir şey vardır, o da sağlam bir gönül yapısıdır. Türkiye’de, cihana tesir edecek büyük ilim vakumları meydana getirseniz de, bu gönül yapısını gerçekten ikâme edemedikten sonra ne Türkiye’nin ne de İslâm âleminin kurtuluşu mevzuunda atılması gereken adımın atılmadığı kanaatinde olacağım.
Kâinatın Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem), o yüce davasına başlarken bugüne kıyasla ne semalara doğru ser çeken fabrikaları vardı, ne de duman tüten bacaları; o dönemde ne sanat vardı ne de teknik. Kılıcını, kalkanını ancak yapabilecek, imkânı sınırlı bir avuç insan vardı. Ancak Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara, kısa zamanda bütün bu merhaleleri aşabilecekleri bir enerji kaynağı getirdi ve bunu onların gönüllerine perçinledi. İleride bütün medeni toplumlara medeniyet muallimi olabilecek o topluluk, temel prensipleri vaz’ edip o prensiplerde anlaşmış ve daha sonraki gelişmesini bu temel prensipler üzerine bina etmişti.
Evet, her şey bu iman cevherine, İslâm’dan doğan aşk ve heyecana, içte ve dışta olabildiğine istikamete; laubaliliği, itaatsizliği, lâkaytlığı, isyanı bir tarafa bırakıp Allah ve Resûlü’ne itaat dairesi içine girmeye bağlıdır. İslâm toplumları, geçmişteki bütün ilerleme ve yükselmelerini büyük çoğunlukla buna borçlu olduğu gibi, bir gayyaya düştükten sonra yeniden çıkmak için çırpınırken de herhalde yine aynı yolla yükseleceklerdir. Kaybettiği değerleri yine aynı yolla kazanacaklar ve yine aynı yolla, ashab-ı kiram gibi, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında bir hâle şeklinde toplanacaklardır.