Okudukça, düşündükçe, araştırdıkça insanın karşısına bir kısım istifhamların çıkması kaçınılmazdır. Biz bu istifhamların, insanın karşısına çıkmasını tabiî ve fıtrî buluyoruz. Her şeyden evvel insan, kendi kendine bunların cevabını bulmaya çalışacaktır. Üstesinden gelemediği hususları ehline havale edecek, onlardan cevap almaya çalışacaktır. Bu, aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’in de bir emridir.7 Bildiğimiz meseleleri araştıracak, enine boyuna doğrusunu öğrenmeye çalışacak ve o konularda derinleşeceğiz. Üstesinden gelemediğimiz meseleleri de erbabına, o sahada ihtisas yapmış kimselere havale edeceğiz. Onlar araştıracak ve bize isabetli cevaplar vermeye çalışacaklardır, ancak burada çok mühim kabul ettiğimiz bir husus söz konusudur:
İnsan, durduk yere soru üretip de dini mevzularda kendi kendine şüpheler çıkarmamalıdır. Dînî konularda bir sebep olmaksızın şüpheler imal etmek İslâmiyet’te caiz değildir. Müslümanlıkta deliller dört tanedir: Kur’an, Sünnet, (Kur’an ve Sünnetten çıkarılan mânânın doğruluğunda anlaşmayı, şer’î bir hüküm üzerinde ulemânın mutabakatını ifade eden) icma ve bir de bilinen meselelerden hareketle bilinmeyen meseleler hakkında yeni hükümler çıkarma, demek olan kıyas. Bunları; Kitap, Sünnet, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukaha olarak isimlendiriyoruz.
Bu itibarla biz her meselemizde önce Kur’an’a müracaat ederiz. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Muaz İbn Cebel’i Yemen’e gönderirken ona şöyle sormuştu: “Neyle hükmedeceksin?” Aldığı ve memnun olduğu cevap şuydu: “Allah’ın kitabıyla.” “Allah’ın kitabında bulamazsan?” “Resûl-i Ekrem’in sözlerinde araştırırım.” “Onda da bulamazsan?” “Bu defa kendi re’yimle amel ederim. (Yani içtihat eder, kıyas yaparım)”8