Şunu da ifade etmek isterim ki, keşke İslâm’a ait bütün meseleleri, devrin tekniğine, kültürüne dair meseleleri ansiklopedik bir malumatla dahi olsa bilen birisi olarak huzurunuza çıkmış olsaydım ve bu şekilde soracağınız her suale cevap verebilseydim! Ancak bütün acz ve fakrımla itiraf edeyim ki ben, bu çapta bir insan değilim. Aslında her şeyi bilmek de beşerin kârı değildir. Her şeyi Allâmü’l-Guyûb olan Allah (celle celâluhu) bilir. Ben, söyleyeceğim her sözün sonunda, kabul buyuracağı mazeretimi “Allahu a’lem” (Sözün doğrusunu Allah bilir) demekle O’na arz edeceğim. Kaldı ki Nebiler Nebisi’nin vârisi İmam Malik Hazretleri, bir mecliste kendisine sorulan kırk sorudan otuz altısına “Bilmiyorum” cevabını vermiştir. Biz, o zatların kapısında perdedâr olabilirsek onu da şeref sayarız. Cürmümle, seyyiatımla, kusurumla ve her şeye rağmen cür’etimle “Soru sorun, cevap vereyim” diye huzurunuza çıkan beni böyle tanıyın.
Aslında, bütün meselelerinize, sorularınıza cevap verecek bu kürsünün hakiki sahipleri gelinceye kadar beni ve emsalimi dinleme mecburiyetindesiniz. Ben, aşkla-şevkle, bana söz söyleyecek, içimin şerhini yapacak, sorularıma cevap verecek, dizinin dibine oturacağım hatibimi beklemekteyim. Mevlâ ne zaman lütfeder onu da bilemiyorum. Belli ki böyle harap olmuş, bağı-bahçesi yıkılmış, suları kesilmiş, bülbülü ötmez olmuş, gülü pörsümüş, çiçeği solmuş, virânelere dönmüş bir dünyanın hatibi de ancak bu kadar olacaktır. Böyle deyin, böyle düşünün ve böyle değerlendirin!