Resûl-i Ekrem’in adını anacağım yer neresi olursa olsun – şayet gönüllerde mâkes bulacak ise– gidip O’nu orada haykırmayı kendim için bir mecburiyet bilirim. Beni yaratan, soluklarımı bana ilham eden ve sonra onları dinleyen Allah (celle celâluhu) için, soluklarımın şükranı olsun diye nefes nefese, soluk soluğa O’nu anlatmak benim vazifemdir. Bunu sinemada da, tiyatroda da, kahvede de.. sokak-sokak, ocak-ocak, bucak-bucak gezip her yerde anlatmayı sorumluluk bilirim ve bilinmelidir. Bu benim vazifemdir. Eğer üniversitelerin amfilerine kadar girip meselelerimizi anlatma imkânı bulsaydık muhakkak onu da değerlendirirdik. Gerçekten, üniversitelerde demokrasi ruhu tam yerleşmiş olsaydı, dersin-tedrisatın yanı başında gençliğin mânâ yapısına yeni şeyler ilâve edebilecek hususları kendi çapımızda oralarda anlatabilseydik, bizden sonra yepyeni bir nesil onu tastamam anlatma yol ve imkânını bulacaktı.
Siz, bütün bu çırpınmaların içinde bunu da düşünebilirsiniz. Kat’iyen bilin ki, bu mevzuda benim hiçbir iddiam yoktur ve ‘son sözü söyleme’ gibi bir düşünceyle de ortaya çıkmış değilim. Zaten bundan da Allah’a sığınırım. Bana, Müslümanların en mücrimi nazarıyla bakabilirsiniz. Ama ben yine de hak ve hakikati söyleme mecburiyetindeyim. “Bu mevzuda acaba nasıl yapsam ki insanlar kabul etseler?” duygu ve düşüncesinin heyecan ve teessürünü ruhumda taşıdığım için siz de Hakk’ın hatırına anlattıklarımı lütfen dinleyiniz. Bir kuş ötse ve o kuş, ötüşüyle bana “Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)” diyor gibi gelse, O’nun adının hatırına oturur orada onu dinlerim. Dilim şayet Mevlâ-yı Müteâl’e tercüman oluyorsa siz de O’nun hatırına dinleyiniz.