1. İnadî küfür: İmana ait meseleleri bildiği hâlde, inadından iman etmeyenlerin küfrüdür. Asr-ı Saadet’te de bu çeşit küfre giren kimseler mevcut idi. Onlar Kur’ân-ı Kerim’in, اَلَّذِينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَۤاءَهُمْ وَإِنَّ فَرِيقًا مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ “Kendilerine kitap verdiklerimiz O’nu (o kitaptaki Peygamberi), öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup bile bile gerçeği gizliyorlar.” (Bakara sûresi, 2/146) ve فَإِنَّهُمْ لَا يُكَذِّبُونَكَ وَلٰكِنَّ الظَّالِمِينَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ “Doğrusu onlar Seni yalancı saymıyorlar; fakat o zalimler, bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.” (En’âm sûresi, 6/33) gibi âyetlerle nitelendirdiği bir kısım Yahudi, Hıristiyan ve müşriklerden oluşan kimselerdi. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) fazileti, insanî üstünlüğü, sıdkı ve emaneti herkesçe müsellemdi. Nebiler Serveri’nin böyle bir dava ile ortaya çıkmasını müteakip O’nu inkâr edip yalanlamaya hiç mi hiç imkân olmamasına rağmen onlar, sadece inatlarından dolayı, O’na iman etmediler. Bu tür inadî küfre saplananlar, o gün olduğu gibi –her ne kadar bazıları “o güne mahsus idi” dese de– bugün de mevcuttur. Nice kimseler lüzumsuz bir onur, mağrurane bir izzet-i nefis ve sonu gelmez kuru bir inatla kendilerini küfür içine salmışlardı ve vazgeçme niyetinde de değillerdi. İşte, kalbi mühürlenenlerden birinci zümre bunlardı ve kanaat-i âcizanemce “İnzar etmen veya etmemen müsavidir.” beyan-ı sübhanisi gereğince bu tür küfre sahip olan insanlarla irşad ve aydınlatma dışında uğraşmanın, beklentiye girmenin de çok fazla yararı yoktu.