Küfür de tıpkı iman gibi kavlî, fiilî ve kalbî olur. İnsan, küfrü gerektiren bir sözle dahi küfre girer. Ancak hayatî bir tehdit söz konusu ise o kimse kâfir olmaz. Mesela bir insan, ikrah (tehdit, zorlama, cebir) karşısında sırf lisanıyla Kur’ân’ın ilâhî bir kelâm olmadığını söylese kâfir olmaz. Ama ortada herhangi bir zorlama yokken, şakadan veya ciddi olarak, mukaddes bildiğimiz şeylerden herhangi birini inkâr, tezyif veya istihza edip alaya alsa kâfir olur. Yine Kur’ân’ın bütününü veya bir emrini hafife alır mahiyette bir yüz işareti, bir kaş-göz hareketi veya bir söz, böyle birini kâfir yapacağı gibi; Kur’ân’ın bütününü veya bir parçasını inkâr da küfür sebebi sayılmıştır. İmanla alâkalı meselelerin herhangi birine dair kalbde şöyle-böyle bir tekzibin meydana gelmesi de esbab-ı küfürdendir. Aslında her şekliyle küfür, Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Bir fenalıktır, bir tahriptir ve bir adem-i tasdiktir.”[2]