İçeriğe geç

Kur’ân’ı Kerim, ister makta’ları, ister cümleleri ve ister kelimeleriyle ele alındığında, onda harikulâde bir tesânüt, bir tenâsüp ve bir tecâvüp müşahede edilmektedir ki, Devr-i Risalet-penahideki o mağrur, o kibirli, o başı göklerde gezen şairler Kur’ân’ın bu yönünü görmüş, o mu’ciz-beyân kitaba karşı itirazda bulunamamış ve serfürû etme lüzumunu duymuşlardır. O devirde Müseylimetü’l-Kezzâb’ın bir-iki cümleyle gülünç muarazası müstesna Kur’ân-ı Kerim’e karşı nazire yapmaya teşebbüs eden olmamıştır.

سُورَةٍ kelimesini arz ederken, en küçük bir sûreye de nazire yapılamaz demiştik. Fahreddin Râzî bu meselenin üzerinde uzun uzadıya durur ve Kevser Sûresi’ne dahi nazire yapılamaz, der.[3] Vâkıa, Müseylime kendine göre o sûreye bir nazire yapmıştı. Şöyle diyordu kendince: إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْجَمَاهِير فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَهَاجِرْ إِنَّ مُبْغِضَكَ رَجُلٌ فَاجِرٌ “Biz sana pek çok şey verdik. Rabbin için namaz kıl ve sana tâbi olmayanları bırak veya hicret et. Sana buğz eden, fâcir bir adamdır.”[4] Son zamanlarda Avrupalı müsteşriklerden biri bunu ele alarak mal bulmuş mağribî edasıyla “Kur’ân’a nazire yapılabilir.” deyiverdi.

Şimdi isterseniz bu iki sözü bir iki hususta kıyaslayalım. Aslında derin bir teemmüle gerek yok; en mübtedi bir insan dahi Kur’ân-ı Kerim’e nazire olarak ortaya konan bu şeyi gördüğü zaman gülecektir.

500