İçeriğe geç

Evet, beyan-ı Kur’ân’a karşı insanın muarazada bulunması mümkün değildir. Burada esas maksat, belâgat-ı Kur’âniye ve i’câz-ı Kur’ân’ın vurgulanmasıdır. Bize düşen de temel prensipleri itibarıyla Kur’ân’ın mucizevî yanlarının ortaya konmasıdır ki, pek çok müfessir de bunu öne çıkarmıştır. Bu cümleden olarak Üstad Bediüzzaman bazı risalelerinde ısrarla bu husus üzerinde durmuştur. İcmalen de olsa hatırlatılmasında yarar var.

Bazılarına göre –daha evvel de geçmişti– Kur’ân-ı Kerim’in en önemli mucizesi, onun insan takatini aşan o yüksek üslubudur. Diğer bazılarına göre, hayat-ı içtimaiyeyi tanzim eden onun o harika disiplinleridir. Bazılarına göre ise Kur’ân’ın en büyük mucizevî yanı, –benim ruh hâletimde de büyük bir yeri olan budur– insanın ledünniyatını, iç yapısını ve derinlemesine enfüsî yanlarını emsalsiz bir şekilde ele almasıdır ki onun bu hususiyeti insanın, insanlığın güç ve takatini aşacak mahiyettedir.

Nurlar’da ise hemen hemen bunların hepsini câmi (kapsayan) mahiyette bir tahlil gözükmektedir. Ezcümle, Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın nazmının cezâleti üzerinde durur ve bir İhlâs Sûre-i Celîlesinin otuz altı buudunu işaretler ve bir satır içinde otuz altı satır olduğunu gösterir.[8] Bazen de o cezâlet-i beyanı –biraz evvel misallerini irad etmeye çalıştığımız hususlarda olduğu gibi kelimeler arasındaki tecâvüb, tesânüd ve tenâsüpte ortaya koyar ve وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ (Enbiyâ sûresi, 21/46) ve وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ (Bakara sûresi, 2/3) gibi âyetlerle misallendirir.[9]

Ayrıca سَبَّحَ – يُسَبِّحُ kelimeleriyle, gökler ve yerdeki her şeyin Allah’ı tesbih edişini faik bir ifade ile dillendirerek, Kur’ân’ın beşer karihasının eseri olamayacağını ortaya kor. İnsan, mütekellimi, muhatabı nazar-ı itibara alarak bu hakikate bakabilse daha ne bedî nüktelere şahit olur..!

504