İkincisi, âyette seçilen kelime الْكَوْثَرَ’dir. Kevser kelimesi, “hayr-ı kesir, şefaat, ilim, hidayet, dünya ve ukba hayrı” mânâlarına gelmektedir. Yani Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle ferman edilmektedir: “Azamet ve ulûhiyetimle, kemal-i kudret, haşmet-i saltanat ve umum raiyyetim hesabına Sana kevseri verdik. –Bunlar, Arapçada dilin karakteristik durumundan çıkan mânâlardır. Cenab-ı Hak bütün âlemlerin Rabbi olması itibarıyla konuşurken böyle konuşur.– Binaenaleyh verdiğimiz şey sadece Sana has değil; umum ümmeti de alâkadar etmektedir. Senden onlara, onlardan da Sana.. Senden mesaj ve irşad, onlardan hayırla yad, ardı arkası kesilmeden mütemadiyen teselsül edip gidecektir. Onların Seni hayır dualarıyla yad etmeleri Senin Makam-ı Mahmud’a vusûlüne vesile olacaktır ki; aslında kevserin bir mânâsı da işte bu şefaat-i kübra makamıdır. Onlar Sana dua edecek, Sen de onlara ahirette şefaat edeceksin.”
Bundan başka kevser, aynı zamanda Cennet’te bir nehrin de adıdır ki onu da Sana verdik. Diğer bir anlamıyla kevser, ümmetin ulemasıdır ve tıpkı Senin irşatta yaptığın rehberlik gibi onlar da ümmetin içinde hayra hidayete vesile olabilen peygamberlerin vârisleri öyle kimselerdir ki, biz işte onları da Sana lütfettik. اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ “Âlimler, peygamberlerin vârisleridirler.”[6] Ve bunlar dinin hakikatini tam ifade edebilen sâlih bir zümredir.
Şimdi bütün bunlardan sonra gelin aradaki farkı görün. Kur’ân إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ fermanıyla bütün bunları söylemesine mukabil, o ise, إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْجَمَاهِرَ hezeyanıyla diyor ki: “Sana pek çok şeyler verdik.” Hayr-ı kesir, hidayet, ilim, şefaat-i kübrâ gibi pek çok mânâlara gelen kevser kelimesinin yerine konan ifadenin ne kadar zayıf düştüğünü anlatmaya gerek yoktur zannederim.