Kur’ân’ın bir de mânâsının câmiiyeti var ki, bütün fıkhî içtihatların yanında daha sonraki devirler itibarıyla ondan pek çok ilmî hakikatler de istinbat edilmiştir ki, kütüb-ü fıkhiye, kütüb-ü tefsir, kütüb-ü kelâm, kütüb-ü tasavvuf, kütüb-ü ahlâk gibi o câmiiyetin birer ürünü olan kitaplar milyonlara ulaşmış ve kütüphaneleri doldurmuştur. İmam Ebû Hanife, İmam Şafiî, İmam Malik, İmam Ahmed İbn Hanbel, İmam Sevrî, İmam Evzaî ve daha niceleri… hepsi de dilin kaideleri çerçevesinde yaptıkları istinbatlarında, değişik tevil ve tefsirlerinde, temelde hep aynı, teferruatta biraz farklı, ama hep onun ruhuna uygunluk içindedirler. İşte bu husus da, Kur’ân-ı Kerim’in mânâsındaki zenginlik ve câmiiyeti göstermektedir.
Bundan başka bir de onun muhtevasının câmiiyeti vardır ki üzerinde durulmaya değer. Mesela o, kevnî hakikatlerden, ilâhî hakikatlerden bahsettiği zaman baş döndüren çok ciddi bir zenginlik gösterir. Batılı araştırmacıları, mütefekkirleri en çok hayrette bırakan husus da budur. O, kevnî hakikatleri anlattığı aynı anda ulûhiyete ait hakikatlere girerek insanları asıl hakikat konusunda düşünmeye davet eder.
Bu cümleden olarak, يَوْمَ نَطْوِي السَّمَۤاءَ كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ كَمَا بَدَأْنَۤا أَوَّلَ خَلْقٍ نُعِيدُهُ وَعْدًا عَلَيْنَۤا إِنَّا كُنَّا فَاعِلِينَ “O gün gök sayfasını tıpkı kitap rulolarının dürülmesi gibi düreriz. Varlığı ilk defa yoktan var ettiğimiz gibi onu tekrar yaparız (ölüleri diriltiriz). Bu üzerimize aldığımız bir vaattir. Onu yapacak da biziz.” (Enbiyâ sûresi, 21/104)
Semaların tayyi (dürülmesi) meselesi gibi kevnî bir hakikat anlatılırken bir taraftan Cenab-ı Hakk’ın makro âlemde tasarrufu, diğer yandan da insanın Allah’la münasebeti hatırlatıldıktan sonra hemen insanı çok alâkadar eden öbür âleme dikkat çekilerek haşre vurguda bulunulmaktadır.