Keza Kur’ân’ın lafzının câmiiyeti de üzerinde durulması icap eden ayrı bir konudur. Bu konuda bir misal olarak وَالْجِبَالَ أَوْتَادً “Dağları da arzı tutan birer kazık yapmadık mı?” (Nebe sûresi, 78/7) âyeti gösterilebilir. Hazreti Üstad, “Bu âyetten ümmî bir insan ne anlar? Çoban ne anlar? Haymenişîn (çadırda yaşayan) ne anlar? Edip ne anlar? Coğrafyacı ne anlar? Hikmet ilmine vâkıf olan ne anlar? Devrin jeofiziğine vâkıf insan/insanlar ne anlar?” diyerek bütün bu farklı anlamalar çerçevesinde âyetin câmiiyetini gösterir.[11]
Keza: أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُۤوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَ “O Hakk’ı inkâr edenler görüp bilmediler mi ki gökler ve yer bitişikti de biz onları birbirinden ayırdık.” (Enbiyâ sûresi, 21/30) âyetinde de harika bir câmiiyet vardır. İlk insanlar ne anlarlardı bundan; ilim erbabı olmayan ne anlar, feza fiziğine, astrofiziğe vâkıf bir insan ne anlar, edip ne anlar… Bütün bu anlayışlara göre, âyetin lafzında engin bir genişlik var ve lafzın câmiiyeti dediğimizde biz bunları anlıyoruz ki Kur’ân’ın vücûh-ü i’câzından biri de işte budur.