Meselenin bir de maddî tarafı vardı: Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kâfirlerin ileri gelenlerine pay vermesine veriyordu ama bu giderin fazlasıyla getirisi oluyordu. Maddenin kulu-kölesi olan cahiliye zihniyeti, bir taraftan kendisi zekâttan istifade ederken, diğer yandan da tebası arasındaki inanan Müslüman güruhun zekât vermelerine göz yumuyordu. Dolayısıyla başlarındakilere verilen üç-beş kuruş, pek çokları için manevî kapıların açılmasına vesile olmasının yanında hazineye gelecek zekât menfezlerinin açılmasına da sebep oluyor ve kabilelerinde mazlum durumda bulunan Müslümanlar, hem rahat nefes alma imkânı buluyor hem de üzerlerindeki bir farzı eda etme fırsatı yakalıyorlardı.
Bu durum, Allah Resûlü’nün hayat-ı seniyeleri boyunca devam etti. Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) hilafet döneminde bir gün, Efendimiz döneminde zekâttan pay alan bazı kimseler, Hazreti Ebû Bekir’e de gelerek mal istediler. Ellerindeki belgeyi Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) imzaladı. O gün için hazineye nezaret görevini Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) deruhte ediyordu. Hazreti Ebû Bekir’in imzaladığı kağıdı aldılar ve Hazreti Ömer’e getirdiler.
Kim bilir, belki de Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh), şefkat ve re’fetiyle dolu fıtratıyla geri çeviremeyeceği bu kimseleri, Hazreti Ömer gibi bir dirayetin engelleyeceğini sezmiş ve meseleyi, hilafet makamının azametine zerre kadar toz kondurmadan halletmeyi plânlamıştı. Yoksa o gün için Hazreti Ömer’in kavradığı bu meseleyi, Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) gibi bir fetanetin de kavramış olması kuvvetle muhtemeldir.