Ancak dünya, sadece Müslümanların yaşadığı bir yer değildir. Tarihin değişik dönemlerinde başka ülkelerle savaşlar yapılmış ve elbette ki bu savaşlarda esirler de elde edilmiştir. Müslümanların arasından da karşı tarafa esir düşenler olmuştur. Öyleyse esir alınan kimselere öyle muamele edilmelidir ki, böylelikle hem gönülleri alınıp kalbleri telif edilmiş olsun hem de karşı tarafta bulunan esir Müslümanları kurtarma adına pazarlık unsuru olarak kullanılabilecek kozlara sahip olunmuş olsun. Burada yapılması gerekenler, genelde günün şartlarına ve biraz da devlet idaresinin plânlamasına bırakılmıştır. Netice itibarıyla, İslâm köleliği hiç istemese bile o dönemin şartları gereği belli maslahatlara binaen Müslüman tebaa içinde köle konumunda bulunan insanlar vardı. Bunlara zekâttan pay ayrılacak, hürriyetlerinin önünü açmak için onlara bu fondan yardım edilecek ve böylelikle onların da elinden tutulmuş olacaktı.
Burada istidradî olarak şunu belirtmekte fayda görüyorum: Kölelik, İslâm’la başlamış bir müessese değildir; aksine İslâm’ın bidayeti, insanların köle olarak pazarlandığı, hatta hür insanların, bir gece baskınıyla köleleştirildiği bir döneme rastlamaktadır. Ancak bünyesinde kölelik düşüncesine yer ayırmayan İslâm, bu meselede de tedricilik esasını işletmiş ve her fırsatta köleleri hürriyete kavuşturacak prensipler vaz etmiştir. Zira İslâm’a göre herkes, bir tarağın dişleri gibi eşittir. Şayet bir üstünlük söz konusu ise bu, ancak takvada aranmalıdır.
Bunun yanında İslâm, ortaya koyduğu bir kısım prensipler ile köle konumundaki insanlara hürriyete yürüme yollarını açmıştır. Yemin bozma, oruç bozma, zıhar, hataen insan öldürme gibi durumlarda kefaret olarak köle azadı vaz edilmiştir. Normal zamanlarda da köle azadı teşvik edilmiş, ahirette mükâfatı büyük bir amel olarak nazara verilmiştir. Bunun yanında, “kitabe”, “tedbir” gibi akitlerle de kölelerin hürriyetinin önü açılmıştır.