İşte bunlar için, sema dile geliyor ve yaptıklarından dolayı onları tebcil ediyordu. Bunlar arasında çokları vardı ki, yalnızca bir peştemalleri vardı da namazda secdeye giderken elleriyle peştemallerini tutar ve avret mahallerinin açılmasına engel olurlardı. Zira yurt-yuva, evlad ü iyal, mal u menal her şey, Allah ve Resûlü için terk edilerek Medine’ye hicret edilmişti. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in eline geçen her şey, âdeta rüzgâra maruz kalmış gibi onlara giderdi de, yine ihtiyaçlarını karşılamaya yetmezdi. Kendisi günlerce aç-susuz kalır, karnına taş bağlar ve dayanırdı; ama onların açlığına dayanamazdı. Onların dûnunda bir hayat yaşardı; ama onların açlığı karşısında dizlerinin bağı çözülürdü.
Yine Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) bir gün Resûlullah’ın yanına girdiğinde, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) oturarak namaz kıldığını gördü. Selam verince, Ebû Hüreyre oturarak namaz kılmasının sebebini sordu. “Açlık ya Ebâ Hüreyre!” dedi. Bu manzara karşısında, Ebû Hüreyre’nin dizlerinin bağı çözüldü, gözyaşlarını tutamadı, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Teselli etme yine Resûlullah’a düşmüştü: “Ağlama ya Ebâ Hüreyre! Burada çekilen açlık, insanı ahiret azabından kurtarır.”376 buyurdu. Bu söz, “Dünyada irade ve ihtiyarıyla kendisini bu hâle getirenler, azab-ı elimden masun ve mahfuz kalacaktır.” anlamına geliyordu.