Yani doğru yoldan inhiraf ederek, “Allah’ı bırakıp da birbirimizi Rab edinmeyelim.” Zira bir kere Allah’tan başkasına tapmaya durunca, daha doğrusu Allah’ı bırakıp başka vadilerde kurtuluş aramaya başlayınca bir daha da belimizi doğrultamayız. Öyle ise gelin bütün benliğimizle Allah’a yönelelim ve وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ yani “Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rab edinmesin.”
Bunca tembih ve tenvire rağmen hiçbir şey yokmuş gibi, “Eğer onlar yine de yüz çevirirlerse, işte o zaman: ‘Şahit olun ki biz Müslümanlarız!’ deyiniz.” İkaz, tembih, tenvir ve aklı işhaddan sonra da, vazifenizi ifa ile alâkalı onların vicdanlarını şahit gösterip bir adım geriye çekilin.
Cenâb-ı Hak, bu âyette bütün Ehl-i Kitap’a çağrıda bulunduğu gibi, kıyamete kadar gelecek bütün ilim ehlini, kitap mücadelesi verenleri ve kitap çevresinde müesseseleşenleri de muhatap olarak almakta ve onlara âdeta şöyle seslenmektedir:
Ey ilim erbabı! Gelin, aramızda müşterek olan, bizim kalben ulaştığımız ve vicdanlarımızın kabullenip tasdik ettiği “Allah’tan başka Mâbud-u Mutlak’ın olmadığı” hakikatinde birleşelim. Aslında, hangi ilim dalıyla iştigal edersek edelim, neticede bu ilimlerin, vâhid-i hakikî ve vâcibu’l-vücud olan Allah’a dayanmayınca muallâkta olduğunu duyacağımız kaçınılmazdır. Oysaki mü’min gönüller, Kur’ân’ın talim ve terbiyesiyle ruhen, vicdanen ve kalben ilimlere konu teşkil eden şeyleri daha farklı duymakta ve hissetmektedirler. Bu noktadaki problemler aşıldığı takdirde, ruh, fikir ve ilimlere ait tıkanıklık sayılan hususlar da kendi kendine vuzuha kavuşacaktır. Evet, ilmin inhiraflardan kurtulabilmesi işte böyle bir tevhid anlayışında Kur’ân’la tanışmaya bağlıdır.