Öyleyse bize düşen vazife, genç-ihtiyar herkese, Allah’a ve ahiret gününe iman neşvesini duyurmak ve onların huzura muhtaç gönüllerini sürura gark etmek olmalıdır. Zira fert, bu şekilde ele alınıp kendisine insanlığı anlatıldığı, o da hayatını böyle bir mesuliyetin ağırlığı altında yaşadığı zaman –Allah’ın tevfik ve inayetiyle– her şey tabiî seyri içinde yoluna girer, fert ve toplum kendilerini bir huzur zemzemesi içinde bulur.
Defaatle üzerinde durulduğu gibi, gerek Kur’ân-ı Kerim, gerekse Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) genelde irşad ve tebliği fert üzerine bina etmişlerdir. Nitekim Cenâb-ı Hak bu konuda şöyle buyurur: “Her nefis, kazandığına karşılık rehindir. Ancak ashab-ı yemîn müstesnadır.”23
Yani herkes olumsuz tavırları itibarıyla kendini ipotek etmiş ve kazandığı menfi şeylerle elini-kolunu bağlamış demektir. Ancak “ashab-ı yemîn” yani uğurlu ve yümünlü olup ahirette amel defterini sağından alan, sağduyulu olan kimseler böyle bir durumdan müstesnadırlar. Zira onlar, nefislerini rehin olarak vermişlerse de daha sonra iman ve amel-i sâlihle o ipoteği çözmüşlerdir.
Evet, her nefis kazandığı şeyle rehindir; bundan hiç kimsenin kurtulması da söz konusu değildir. Evet ne atalarının şan ve şöhretleri ne kendilerinin sahip olduğu mal-mülk, ne de ruhî ve kalbî irtibat sağlanamamış şöyle veya böyle büyük kimselere nispetin insana hiçbir yararı olmayacaktır. Nitekim Nebiler Serveri bu hakikate işaret sadedinde, bir hadis-i şerifleriyle, kendi kavim ve kabilesinin şahsında bütün ümmetine şöyle seslenir: “Nefsinizi Allah’tan satın almaya bakın; (ipoteği çözünüz) zira ben, ahirette sizin adınıza hiçbir şey yapamam!”24
Dipnotlar
- 23 Müddessir sûresi, 74/38-39.
- 24 Buhârî, vesâyâ 11, menâkıb 13; Müslim, îmân 351.