Namaz, hem kalbî hem de bedenî bir ameldir. Onun için, burada kalbe mahsus bir amel olan imandan, o imanın pratik hayattaki yansımaları olan amellere geçilirken, bu amellerin en başında, –o da çok önemli olmasına rağmen, malî bir ibadet olan– zekâttan önce وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ ifadesiyle “namazın ikâmesi” zikredilmiştir ki burada konu ile alâkalı bir hususa bilhassa dikkatlerinizi çekmek isterim: وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ ifadesiyle kişinin namazını ikâme ederken hem o vakitteki namazının başından sonuna kadar hem de hayatı boyunca kılacağı bütün namazlarında aynı iç duruluğunu, içten saygısını ve haşyetini devam ettirmesinin önemi işaretlenmektedir.
Zekâtta ise böyle bir durum mevzubahis değildir. Zira kişi bir an içinde niyet edip zekâtını verdiğinde bu mükellefiyet yerine getirilmiş olur da daha sonra o kişinin aklından ne geçerse geçsin niyetine zarar vermez. Hâlbuki huşûun, namazın bütün rükünlerine şamil olması gerekir. Bunun için tâdil-i erkâna riayet, Şafiî mezhebine göre farz, Hanefi mezhebine göre ise vaciptir. Hatta Hanefi ulemasından bazıları da tâdil-i erkânın farz olduğunu söylemişlerdir. Bundan da anlaşılmaktadır ki, –tâdil-i erkân ister farz, isterse vacip olsun– namazın bütün rükünlerinde, namazın ikâmesinin ruhunda anlatılmak istenen saygı, haşyet ve huşûun hâkim olması önemli bir esastır.