Bir kısım ehl-i tahkik, gözle gördükleri âlemdeki değişik temessülâtı, rüya ve hayal saymış ve bunları birer gölge olarak değerlendirmişlerdir. Hatta onların bazıları, sekr hâlinde müşâhede ettikleri âlemleri asıl âlem ve hakâik-i eşya kabul etmiş, dolayısıyla da o âlemde gördüklerinin tevilini yapma lüzumu duymamış; duymamış ve bu âlemi, o âlemin kıstaslarına göre tevil etmişlerdir. Her ne kadar onların bu yaklaşımları, ilk bakışta bir mübalağa ve mugalata gibi görünse de, şu bir gerçektir ki, âlem-i şehadet, âlem-i gayb üzerinde tenteneli bir perdedir ve hakiki âlem de ötelerdeki âlemdir.
İşte اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ ifadeleriyle vasıfları anlatılan o müttakiler, vicdanlarıyla şuhûd-u Hak arasında bulunan bu perdeleri aşarak, meselenin özünü, tenteneli o perdenin ötesinde duydukları vech ile ifade etmek istemişlerdir. Yani onlar, otların bitmesi, çiçeklerin açması ve ağaçların meyve vermesi.. gibi, kâinatta baş döndürücü bir ahenkle cereyan ve deveran eden hâdiseleri görmüş ama her zaman bunların gösterdiği şeylerin arkasındaki hakikatlere inanmışlardır. Bu kutlular zümresine dâhil olmak isteyenlerin karşılarına gözlerle görülebilen, kulaklarla işitilebilen ne tür hakikatler çıkarsa çıksın ve bu hakikatler, birbirinden ne kadar ince, derin ve ledünnî olursa olsun, onlar gözleriyle ya da teleskop veya mikroskoplarla görebilecekleri hakikatlerin ötesinde en büyük hakikati arar ve akıllarıyla değerlendirip, vicdanlarıyla buna ermeye çalışırlar. Zira onlara göre yegâne hakiki vücud ve hakiki varlık O’dur. Hakikat-âşina pek çok ehl-i tahkik, araştırmaları neticesinde, kâinatta hakiki hiçbir şeyin olmadığını, hakiki hakikatin esmâ-i ilâhiye, sıfât-ı sübhâniye ve Zât-ı ilâhiye olduğunu söylemişlerdir. Hatta bu mevzuda daha da derinleşenler, bir bakıma esmâ-i ilâhiyede sıfât-ı ilâhiyenin gölgelerini görmüş, onlara dahi hakiki vücut vermek istememişlerdir.