Esasen inzâl, şer’î mânâda, vahy-i semavinin taraf-ı ilâhî’den –ki nezd-i ilâhî âlîdir– taraf-ı nübüvvete indirilmesine denegelmiştir. Bu âyet-i kerimede Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) inen Kitap’la (Kur’ân), O’ndan daha önce nâzil olan ilâhî suhuf ve kitaplara inanılmasının gerektiğine, ikisinin birden ve bir bütün hâlinde zikredilmesi de delâlet etmektedir. Aslında Kur’ân-ı Kerim burada diğer suhuf ve kitapların da birer ilâhî kelâm olduklarına şehadetle onları da tasdik etmektedir ki, نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَأَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ “Sana Kitab’ı, gerçeğin ta kendisi ve daha önce indirilen kitapları tasdik edici olarak indiren O’dur. Bundan önce de O, insanlara doğru yolu göstermek için Tevrat ve İncil’i indirmişti.”[24], وَالَّذِۤي أَوْحَيْنَۤا إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ “İlâhî kitaplar içinde Sana vahyettiğimiz bu Kitap, daha önceki kitapları tasdik eden gerçeğin ta kendisi bir kitaptır...”[25] gibi âyetler hep bu hakikat etrafında şeref-nüzul olmuşlardır. Binaenaleyh mü’minler de, Yahudi ve Hıristiyanlar da bu yaklaşıma dikkat etmeli ve temkinli olmalıdırlar. Zira Kur’ân-ı Kerim her ne kadar zâhiren Tevrat ve İncil’in hükümlerini neshetmişse de haddizatında onlar da bidayet itibarıyla birer ilâhî kelâm olup mü’minler nazarında Hak’tan gelmiş olmalarıyla, asılları açısından kutsaldırlar.