“Kim, malının zekâtını gönül hoşnutluğuyla ve Allah’ın rızasını ve ahireti düşünerek eda ederse, malından hiçbir şey kaybolmaz.”215
Zekâtın hem Hak katında hem de halka karşı bir teminat olduğunu yine Muhbir-i Sadık Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) öğreniyoruz:
“Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedavi edin, belâlara karşı dualarla hazırlıklı olun.”216 Yani fakirin gözü zenginin malında olmayacak.. eli ve dili, kendisine verilen zekâtla ulaşılan sosyal dayanışma sayesinde servet sahiplerine uzanmayacak.. ve siz, başkaldırmaya müheyya bir sınıfın önünü, daha aklına kötü duygular gelip taht kurmadan evvel kesmiş; malınızı, sağlam kale ve surların koruması altına almış, güvene kavuşturmuş olacaksınız.
Bir kudsî hadiste Allah’ın, يَا ابْنَ آدَمَ أَنْفِقْ أُنْفِقْ عَلَيْكَ“Ey Âdemoğlu, infak et ki, Ben de sana infakta bulunayım.”217 sözünü nakleden Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), sadakanın Allah tarafından nasıl artırılıp çoğaltılacağını da şu sözleriyle anlatmaktadır:
“Helal malından –ki Allah helalden başkasını kabul etmez– sadaka veren birisinin sadakasını Rahman olan Allah alır. Bu tek bir hurma tanesi bile olsa Rahman’ın elinde öyle büyür, bereketlenir ki Uhud dağından daha büyük olur. Nasıl siz bir tayı ya da deve yavrusunu alır büyütürsünüz, işte aynen öyle.”218