İçeriğe geç
قَلْبُ الشَّيْخِ شَابٌّ عَلَى حُبِّ اثْنَتَيْنِ: طُولُ الْحَيَاةِ، وَحُبُّ الْمَالِ

“İnsan yaşlanır da onda iki şey genç kalır: Uzun yaşama arzusu ve mal sevgisi.”235

Dünya sevgisi ve tûl-i emel, insana dünyayı imar etmesi, dünya adına yapacağı işlerde boşvermişliğe girmemesi için verilmiştir. Bu duyguda istikamet tutturulamadığında ifrata ve tefrite düşülerek; bir tarafta dünya tamamen terk edilmekte, diğer tarafta da her şey dünyadan ibaret görülüp ahiret düşüncesine yer verilmemekte ya da unutulmaktadır. Hâlbuki İslâm, her iki durumu da tasvip etmemekte; dünyaya dünya, ukbaya da ukba kadar kıymet verilmesini istemektedir.

Hiç şüphesiz ferde bu dengeyi kazandıracak âmillerden birisi zekâttır. Cenab-ı Allah’ın verdiği malın, O’nun emrettiği nispette ve gösterdiği istikamette verilmesi demek olan zekât, ebedî âlemi hatırlatmakta, insan fıtratındaki dünya sevgisi ve tûl-i emeli ebedî âleme göre şekillendirmekte ve bu duyguların yüzünü ahirete çevirmektedir. Çünkü âyet ve hadisler, Allah yolunda verilen her şeyin ukbada karşılığının verileceği konusunda bizi temin etmektedir. Bu ise yapılanların, dünyanın dar çerçevesini aşıp ukbanın sınırsız buudlarına göre yapılmasını gerektirmektedir. Zekât, malın fani, ömrün sınırlı, dünyada ebedî kalmanın imkânsız ve ahirete gidişin mecburi olduğunu hatırlatarak insanı ebedî âleme hazırlar. Ve bu yönüyle de ahiret için teşvikçi olur. Bu da insan için büyük bir kazançtır.

Değişik hikmetlere mebni olarak dünya ve içindekiler insana cazip göstermiş fakat Kur’ân-ı Kerim’de bu fani şeylerin değil de Allah nezdinde olanların güzelliğine dikkat çekilmiştir:

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ
138