İçeriğe geç

Ana-evlât, iki vücut bir ruh. Evlât, ananın vücudundan bir parça. Kucaklarda dilrubâ, emekleyen yumurcak.. bazen de birbirini takip eden ayrılışlarla ana için sineyi yakan bir kor, kalbe saplanan bir mızrak olur. Gelişme dönemi, tahsil hayatı, askerlik veya gelinlik çağı… hepsi birer hicran demidir.

Evet, bunların her biri, ananın yüreğini ağzına getiren bir ızdırap dönemecidir. Ana, her zikzakta bir sürü gözyaşı döker; yavrusunun okuma ayrılığına, izdivaç ayrılığına ve askerliğine…

O, daima ağlar, daima bir buhurdan gibi tüter. Teselli bulup durduğu olduğu gibi, sel sel olan gözlerinin yaşında boğulduğu da olur. O, mukaddeslerine, vatanına, namusuna kurban verdiği yavrusunu Hakk’a sunulmuş armağan sayar ve teselli olur. Bir hiç uğruna ölene gelince, işte burada ananın dili tutulur.

Ana, beşikteki yavrusuna ninni söylerken, küffâra karşı şehit olan evlâdına da koşmalar dizer; dizer ve onlarla avunur:

“Burası Yemen’dir,Gülü çemendir,Giden gelmiyorAceb nedendir.Aceb nedendir.”

Gözlerde şehit silueti, kulaklarda Cennet ırmakları gibi onun sesi, sızlanışı:

“Küffâr Kırım’ı aldı anam,Düşman yurduma daldı anam,Irzım pâyimâl oldu anam,Ben oraya giderim.”

Oraya gider ama, Kırım’da küffâra iltihak eden, Plevne’yi unutup Tuna’da tenezzühe çıkan da vardır. İşte ananın belini büken bunlardır. Düşmanına dost, dostuna düşman evlât. Ne desin ana bu girift bilmeceye.

Bu durumda bize: “Vay benim tali’siz anam! Kalbi rahatsız anam! Dizine vurup saçını yolan anam! Kim etti bunları sana? Kim kıydı kalbinin semeresine, gözünün nuruna? Kıralım o elleri. Su serpelim ateşine.” demek düşer.. ve şunları söylemenin zamanıdır sanırım:

113