gileseniz, farklı şekillerde oturup kalksanız, elli türlü marifet döktürseniz namazla ulaşacağınız lütuflara ulaşamazsınız. Çünkü aslolan, Cenâb-ı Hakk’ın vaz’ ettiği o mübarek fiillerdir, sizin bizim belirleyeceğimiz şeyler değil. Bunlar asıl, onlar sahtedir.
Evet, ibadetlerin Allah’ın vaz’ ettiği şekilde eda edilmesi lâzımdır. Çünkü ona kıymet veren Allah’tır. Ameller, O’na nispetle kıymet kazanır. Allah o ibadetlerin herbirine ayrı ayrı değer biçmiştir. Onların –izafî de diyemiyorum– zatî değerleri vardır. Çünkü Allah, bir şeye bir değer atfetmişse artık o şey kıymetlidir. Ebedî saadeti, lütf u keremini bir şeye bağlamışsa, o saadet ve o lütuflara ulaşmanın başka yolu yok demektir. Bizim nazarımızda kıymetli olsa da başkaca hiçbir şeyin onu satın almaya gücü yetmez.
“Yirmi Dokuzuncu Mektup”ta bir münasebetle bu mevzuya değinen Bediüzzaman Hazretleri, dinî emirlerin bir kısmının “taabbüdî” olduğunu, bunların aklın muhakemesine bağlı olmadığını, emrolunduğu için yapıldığını, hikmet ve maslahatları var olmakla birlikte taabbüdîlik cihetinin daha önde bulunduğunu ve bilinen o hikmet ve maslahatların, o ibadetin pek çok hikmetinden sadece bazıları olduğunu söyledikten sonra şöyle bir misal verir:
“Mesela, biri dese, ‘Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu hâlde bir tüfek atmak kâfidir.’ Hâlbuki, o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezaniye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi o maslahatı verse de acaba nev-i beşer namına, yahut o şehir ahalisi namına, hilkat-i kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i beşerin netice-i hilkati olan ilan-ı tevhid ve rububiyet-i ilâhiyeye karşı izhar-ı ubûdiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?”45
Dipnotlar
- Bediüzzaman, Mektubat, s. 447 (Yirmi Dokuzuncu Mektup, Birinci Risale, Dokuzuncu Nükte).