İçeriğe geç

ve sırları bazen duyar bazen duyamayız. Duyduğumuzda da çoğu zaman mânâ veremez ve değerlendiremeyiz.

Diğer bütün ibadetlerde olduğu gibi hacda da aklımız bir yere kadar bize yardımcı olur. Yapılan hareketlerin mânâ ve hikmetlerini aklımız sayesinde düşünür, onun ruhunu anlamaya çalışırız. Ancak bir yerden sonra aklı bir kenara bırakıp Hazreti Sahib-i Şeriat’a teslim olmaktan başka çaremiz yoktur. Zira aklın sınırı oraya kadardır. Ondan ötesinde taabbüdîliğin sınırları başlar. Yani akıl, işin hakikatini tamamen anlamaya yol bulamaz. İşte bu noktada ibadetler, ‘Allah’ın emrine teslim olma’ şuuruyla yapılmalıdır. Bu teslimiyetin insana vereceği huzurun, gönle vereceği sürurun da ayrı bir yeri vardır.

Mesela insan, şeytan taşlarken şöyle düşünmelidir: “Ben ki akıl ve dirayet sahibi, insan olmakla şereflenmiş bir varlığım. Karşımda duran dikili bir taşı taşlıyorum. Aklım bunu almasa da aklımın aldığı bir şey vardır: Bu senin emrindir Allah’ım! Sana itaat etmenin neşvesini gönlümde duyuyor, bununla dolup taşıyorum!”

59