İçeriğe geç

olma maksadıyla kendileri icat ettiler. Kaldı ki ona da gereği gibi riayet etmediler.”51

İslâm’dan önce Hıristiyanlar, Allah’a yakınlaşabilmek, ruh ve mânâda derinleşip Cenâb-ı Hakk’a dost olabilmek için ibadethanelerinde halvete çekiliyorlardı. Buralarda aylarca, yıllarca kalıyor, insanların içine karışmıyor, evlenmiyor, yeme-içmelerini asgari seviyeye indiriyor, vakitlerinin çoğunu ibadetle geçiriyorlardı. Onların bu gayretlerini takdir mahiyetinde Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

ْ وَ لَتَجِ دَ نَّ أَقْرَبَهُمْ مَوَ دَّةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الَّذِينَ قَالُوا إِنَّا نَصَ ارَى ذَلِكَ بِأَنَّ مِنْهُم

قِسِّ يسِ ينَ وَ رُهْبَانًا وَ أَنَّهُمْ الَ يَسْ تَكْبِرُونَ

“İman edenlere en yakın, en muhabbetli olanların, ‘Biz Hıristiyanız.’ diyenler olduğunu görürsün. Bunun sebebi, onların arasında ilim sahibi din adamlarının ve dünyayı terk etmiş ruhbanların bulunması ve onların kibirden uzak olmalarıdır.”52

İslâm’a gelince, onda ruhbanlık yoktur. Zaten yukarıda verdiğimiz âyette Cenâb-ı Hak, onun Hıristiyanlığın aslında da olmadığını, onların kendilerinin ihdas ettiğini söylüyor. Zira bu bir yönüyle fıtrata baş kaldırmadır. Fıtrata uygun olarak gelen, fıtrî olanı emreden dinin böyle bir şeyi emretmesi veya ona müsaade etmesi düşünülemez. Âlemşümul bir din insanlığın maddî-mânevî saadetini hedef alan bir din, insanlıktan, insanlardan kaçmayı emredemez.

İhya-u ulûmiddin’de geçen zayıf bir hadiste, ruhbaniyetin yerine İslâm’da cihadla birlikte haccın vaz’ edildiği söylenir. Allahu a’lem bunun mânâsı şudur: Ruhbanlar, Allah’ın rızasını halvette, insanlardan uzak durmakta, evlenmemekte, Allah’ın helal kıldığı şeyleri kendilerine haram kılmakta ara-

70