Kur’ân döneminin ilk dört asrında Müslümanlar, heptenci bir mülâhaza ile Kur’ân’a yöneldiklerinden o zamana nispeten hem maddî hem de mânevî ilimlerde terakki etmişlerdir. Kur’ân da, ihlâs ve samimiyetle kendine yönelen bu aydınlık dimağların ellerinden tutmuş ve onları dünyanın en medeni insanları hâline getirmişti.
Evet onlar, bir yandan Kur’ân’ın tefekküre teşvik eden âyetlerini anlamaya yönelmiş, hususiyle de gökyüzünü keşfetmek için rasathaneler tesis etmiş ve modern feza araştırmacılarının öncüleri olmuş ve Kur’ân’ın, “Biz, insanlara her ufukta ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz.”3 fermanıyla şahlanarak hem insana yönelmiş ve onun maddî-mânevî yapısını didik didik ederek ilk modern tıbba giden yolu açmışlar –ki bugünkü modern tıp, ulaştığı o müthiş seviyeyi o dönemin Müslüman ilim adamlarının geliştirdiği ilmî-teknik altyapıya borçludur– diğer yandan da bu insanlar feza ve semalarla alâkalı âyetleri işârî birer emir telakki ederek, bütün imkânlarıyla göklerin fethine yönelmişlerdi.
Dipnotlar
- 3 Fussilet sûresi, 41/53.