İçeriğe geç

İnsanoğlu yaratıldığı günden beri hep gökleri merak edegelmiştir. Astronomi düşüncesi ve fezaları gözleme süreci bu merakla başlamıştır. Bu his ve bu bakışla o yukarı âlemler, bazen yıldızların yumuşak ve sıcak göz kırpışlarıyla recâ hislerimizi coşturmuş, bazen de değişik patlamalar, yıldız kaymaları, hatta gök gürültüleriyle içimize korkular salmıştır. Yine bu his ve bu bakışla bazen nazarlarımızın hayallerimize aksettirdiği resimlerde, zaman-mekân üstü âlemlerin tasavvur ve tahayyüllerine açılmış, ebediyet arzumuza, sonsuzluk mülâhazalarımıza şehadet âleminin dışında cevaplar aramışızdır. Kimi insanlar oraları bir kısım sırlı ve sihirli âlemler, hatta mevhum tanrıların otağları gibi görmüş, yıldızlara, aya, güneşe yönelmiş onları ilâh saymıştır. Kimileri de kaderlerini, tâli’lerini onlara bağlamış ve o yüce âlemlerdeki her nesneyi bir fal malzemesi olarak görmüştür.

Bugünün mü’minleri bu türlü çarpık telakkilere takılıp gitmemişlerse onu peygamberlere borçludurlar. Hz. İbrahim, önce düşüncelerdeki bu çarpıklığı düzeltir; ayın, güneşin, yıldızların ne olup ne olmadığını ortaya koyar, sonra da zihinlerdeki zaferini, elindeki balta ile putları hurdahaş ederek taçlandırır. Kur’ân bu serencâmeyi: “Böylece biz, İbrahim’e şirkin çirkinliğini gösterdiğimiz gibi, imanda yakîne, kesinliğe ulaşması için göklerin ve yerin hükümranlığını (melekûtî esrarını) gösteriyorduk.”116 âyetiyle gayet net olarak ortaya kor.

572