İçeriğe geç

Âyet-i kerimede, Allah’ın semaları direksiz olarak başımızın üstünde tuttuğu, ancak o tutma unsuru mahsûsat cinsinden olmadığından, onu bizim görüp hissedemeyeceğimiz açıkça vurgulanmaktadır. Evet, bu mesnedi, 20. asır insanı gözle değil, ilimle bilecek ve keşfedecekti (çekme ve itme kanunu). Demek ki bütün cisimler, bir çekme ve itme kanunu içinde hareket etmekteydi. Bu âyetin icmâlen ortaya koyduğu bu tespit de oldukça enteresandır. Zira tarifi yapılıp, ismi konulsa bile, bu iki zıt şeyin asıl mahiyeti henüz bilinememektedir. Gerçi bu konuda daha önce Nevton ve sonra da Einstein gibi bilim adamları farklı mütalaalarda bulunmuşlardır ama, yine de meselenin gerçek mahiyeti ortaya konulamamıştır. Zira onların yapmış olduğu iş, sadece o kanunu tarif edip ismini koymaktan ibaret olmuştur. Meselenin gerçek mahiyetini bilen ve o kanunu vaz’eden Cenâb-ı Hak’tır. Burada esas bilinmesi gerekli olan husus da, Cenâb-ı Hakk’ın, onların isim ve namları ne olursa olsun bu iki zıt kuvvetle semaları mesnetsiz olarak ayakta tutmasıdır.

Hulâsa, göklerde ve yerde düzenin sağlanması için yaratılan dengeler, hiç şüphesiz esbap planında bir kısım kuvvet ve hareketler üzerine oturtulmuştur. Bunda kütleleri meydana getiren maddenin çeşidi, evsafı, kütlenin büyüklük ve ağırlığı, çekim gücü, hareketliliği ve diğerleri arasındaki mesafeler, hatta Einstein’ca bir yaklaşımla uzayda bir yer işgal eden gök cisimleri ve bütün gök adalarının tesirleri söz konusudur. Ama, işin mahiyeti gidip Kuran’ın dediğine dayanmaktadır.

İsterseniz bu konuyu da şu iki âyetin meal-i münifiyle bağlayalım:

“Allah, o Allah’dır ki, görüp durduğunuz şu gökleri direksiz yaratmış ve sizi sarsar diye de yeryüzüne de ağır baskılı dağları yerleştirmiştir.”39

482