İçeriğe geç

habesinin en küçüğüne boynu tasmalı bir köle olmak şerefine erebilmek için yalvarıp dua edenlerdenim. “Cenâb-ı Hak, yüzümüzü onların ayağının tozuna sürme düşüncesinden bizi bir lahza uzak tutmasın!” (Âmin) duası çok defa vird-i zebânımız olmuştur.

Aynı hâleti Beytullah’ta da hissetmiştim. Bu duygular belki de hepimizin ortak duygularıdır. Kaldı ki bu hislerle dopdolu yaşayan sadece ben ve benim gibi birkaç kişi değildir. Allah Resûlü’nün nice karasevdalıları vardır ki, onlara benim anlattığım bu hâlet-i ruhiye çok kaba ve ham gelecektir.

Söz bu noktaya gelmişken bir hatıramı daha arz edeyim: O günlerde milletvekili olan Arif Hikmet Bey’le hacda beraberdik. O, daha önceleri kendi kendine, “Medine’ye gidersem bir eşek gibi o mübarek topraklarda yatıp yuvarlanacağım.” diye söz vermiş. Medine topraklarına ayağını basar basmaz, sözünü yerine getiriyor ve o büyük ruh, kendini yere atarak Medine topraklarında yuvarlanıyor. Orada ve burada ne zaman bu tabloyu hatırlasam gözlerim yaşlarla dolar. Kuddusî bu mânâyı ne güzel ifade eder:

Medine menzil-i vahy-i Hudâ’dırMedine menba-ı feyz-i Hudâ’dır.

Ona dertli varan bulur devalarCümle hastaya toprağı şifadır.

Niçün olmaya eşref cümle yerdenDuran ânda Muhammed Mustafa’dır.

Zemîn ü âsumân hep gıpta eylerKi me’vâ-yı İmâmü’l-enbiyadır.

116