İçeriğe geç

Önce hikayesini anlatayım, sonra Akif’in şiirini vereyim. Şöyle diyor Sudanlı:

Nasıl ki güneş vurduğu zaman çölün bağrı yanar, ben de Senin hicranınla senelerce yandım yâ Resûlallah! Senelerce arzu ettiğim, harem-i pâkine gelip başımı ayaklarının dibine koymayı düşleyip durduğum hâlde, hep memleketim, evlad ü iyalim karşıma çıktı, bu ziyaretimi geciktirdi. Nihayet hepsini aştım, Sudan diyarını geçtim, üç ay Tihame çölünü katettim. Burcu burcu duyduğum Senin kokun imdadıma yetişmeseydi o çöllerde kemiklerim bile yanmıştı yâ Resûlallah.

(Demir parmaklıkların önünde Resûl-i Ekrem’le hasbıhal ediyor, şikayet ve serzenişte bulunuyor) Elli üç yaşına kadar Senin hicranının azabını sinemde taşıdım. Yanına geldiğim zaman şu başımı çarptığım demir kafes de nedir yâ Resûlallah? Hâlâ vuslat olmayacak mı? Aylarca gözlerime uyku girmedi. Arzu edersen yıldızlara sor, sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü. Dağlarla, taşlarla, bütün mahlukatla hasbihâl ettim; geceye derdimi döktüm, dağları söylettim… ve nihayet huzuruna geldim ama bu demir parmaklıklar da nedir yâ Resûlallah?!

Akif; derinleşmiş, coşmuş bu Sudanlının feryad ü figanını, Peygamber karşısında gerçek bir aşığın nasıl dolu olduğunu müşahede ediyor. Âşık son sözlerini söylerken yavaş yavaş sesi kısılmaya başlamıştır. Akif şöyle bitiriyor: Küçük bir sessizlik oldu, ardından bir “ah” işittim. Döndüğüm zaman, parmaklıkların dibinde yıkılıp gitmişti. Bir Seylanlı gözlerini kapatıyordu. Birkaç dakika sonra cenazesini alıp gittiler. Mübarek cenazesini Bakî mezarlığına kaldırdılar ama ruhu muhtemelen Ravza-i Tâhire’de kaldı.

İşte şiirin aslı:

Henüz dua ediyordum ki, “Yâ Resûlallâh!” Nidâsı kükreyerek, bir kanatlı tayf-ı siyâh,

121