İçeriğe geç

Huzur-u Resûlullah’ta, o büyük makamın ciddiyetiyle bağdaşmayan uygunsuz hareket ve davranışlar görmenin beni ne kadar dağidar ettiğini bilemezsiniz. Eğer gerçek bir kalb taşıyor olsaydım, o manzaralar karşısında o kalbin hareketinin durması, benim hayatıma hatime çekmesi gerekirdi. Zira ümmet-i Muhammed, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in başının ucunda itişip kakışıyor, su-i edep sayılacak pek çok şey yapıyorlardı. Orası, huzurun ve edebin hükümferma olduğu bir yerdir; orada krallara taç giydirilir, kralların başlarından tacı alınır, sikke orada kesilir, tuğra orada mânâsını bulur. Zira yeryüzünde Allah’ın en kâmil halifesi, ferid-i kevn ü mekân orada yatmaktadır.

Huzura; eskilerin deyimiyle “Edeb ya Hu” deyip, edebi libas olarak giyinmek suretiyle girmek ve hep edepli davranmak lazımdır. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in huzuru; edep semti, aşk semti, şevk semtidir. Allah’tan niyaz ederim, duygularımız ve bütün Müslümanların duyguları bu istikamette gelişsin.

Fakir, o huzura çıktığım vakit sinemde taşıdığım kalb buna tahammül edemez zannediyordum.. Efendiler Efendisi’ne kavuşma onu durdurur sanmıştım. Heyhat! Nerede o hâl, nerede ben? Ölü olan kalbimi ben diri biliyormuşum. Gerçek âşıklar, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü vesselâm’ın kapısının gerçek bendeleri oraya gittikleri zaman onların durumu bambaşka oluyor. Huzurdan ancak cenazesi çıkanlar oluyor.

Felaket günlerimizin destanını yazan Mehmet Akif, hayatının bir döneminde Mısır, Suriye, Haremeyn… dolaşır, dertlerini oralarda atmaya, kederlerinden kurtulmaya çalışır. Ravza-i Tâhire’de bulunduğu bir gün bir hadiseye şahit olur. O kutlu mekânda birdenbire bir ses gelir, bakar ki bir Sudanlı.. Allah Resûlü’nün kabrinin parmaklıklarına abanmış.. bağrı yanık.. Resûlullah aşkından sinesi kebap olmuş.. aşkını, hicranını, hasretini dile getiriyor.. yana yakıla söylüyor, söyleniyor.

120