Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz. Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği bir hadiste, إِنَّ أَثْقَلَ صَلَاةٍ عَلَى الْمُنَافِقِينَ صَلَاةُ الْعِشَاءِ وَصَلَاةُ الْفَجْرِ، وَلَوْ يَعْلَمُونَ مَا فِيهِمَا لَأَتَوْهُمَا وَلَوْ حَبْوًا “Münafıklara en ağır gelen namaz yatsı ve sabah namazlarıdır. Eğer bu iki namazdaki hayrın ne olduğunu bilselerdi emekleyerek de olsa onları kılmaya gelirlerdi..”65 buyurmuştur. Nifak, karşı tarafı aldatmadan ibarettir ve yapılan işlerin içten gelmemesinin ifadesidir. Münafık, samimiyetini ortaya koyup sabah ve yatsı namazının zahmetine katlanamaz. Çünkü bu iki vakit, rahat ve rehavet vaktidir. Mü’mine gelince o, “Zahmette rahmet vardır.” anlayışından hareketle –bir kısım fukaha arasında cemaatle eda edilmesi farz mı, vacip mi diye münakaşası yapılan– sabah ve yatsı namazlarına sürünerek bile olsa iştirak eder, imamın arkasında el-pençe divan durur ve böylece Allah’a kulluğunu arz eder.
Evet, namaz, insanın paha biçeceği şeylerin en değerlisidir. Ama bir kısım insanlar, şu kısacık dünya hayatı için ölesiye çalıştıkları, hatta bazen bu çalışmalarının karşılığını alamadıkları hâlde, Cennet’i ve Cemalullah’ı görmeyi semere verecek olan namaza günde bir saat ayırmazlar. Günümüzde işçisinden memuruna, ondan emeklisine kadar hemen herkes, çalıştığının karşılığını alamadığından, dolayısıyla aldığı paranın azlığından şikâyet eder. Aslında bunların kaynağı, işverenlerin ahde vefa ve hakka riayet konularında hassas olmamalarına dayanır. Söz verir, sözünde durmazlar; vaat eder, vaadini yerine getirmezler. Huzur getireceklerini iddia eder, buna muvaffak olamadıkları gibi bir de insanları tehdit ederler.