İçeriğe geç

Abdullah İbn Ömer (radıyallâhu anh), namaza giderken –vazifenin ağırlığını duyma havası içinde– o kadar yavaş yürürdü ki, onu görenler, “Eğer bir karınca onunla birlikte yola çıksa mutlaka onu geçerdi.” derler. Aslında ciddi mânâda bizi endişeye sevk edecek ehemmiyetli bir iş karşısında etrafımızı görmez olur, hiç kimseyi tanımayız. Ezan, ruh dünyamız üzerinde böyle bir kıyamet koparır; Rabbin huzuruna davet vâki olmuş gibi yerimizden kalkar, tastamam abdest alır, üzerimizdeki gafleti atmaya çalışırız. Zira birkaç dakika sonra, hayatın hesabını verme mânâsında Rabbimizin huzuruna duracağız. O huzurda, elbette gaflet içinde bulunmak uygun değildir. Rabbin huzurunda dururken, O’na karşı dönüşümüzün nişan taşı olsun diye, Kâbe’ye yönelecek, onu karşımızda tahayyül edeceğiz. Başka bir ifadeyle, bütün gönlümüzü Rabbimize verecek, kalb ve hayalimizle Kâbe’ye teveccüh edecek, sonra da rahmet ve rıza-i ilâhiyi avlamaya çalışacağız.

Evet, ezan şuuruyla namaza koşan bir mü’min, Kâbe’yi tam karşısında tahayyül ederek rahmet ve rıza-i ilâhiyi avlamaya çalışacaktır. Her devirde nice sultanlar gelip geçmiştir! Bizlerin de aynı payeye ulaşması her zaman mümkündür. Zira öyle bir zemin ve zamanda bulunuyoruz ki, etrafımızda daima Allah, Peygamber, Kur’ân diyen insanlar pek çoktur. Böyle bir ortamda kendimizi muhafaza etmemiz mümkündür. Ama bununla birlikte, henüz o zatların ulaştığı seviyenin yüzde birine dahi ulaştığımız söylenemez.

98