Kureyş’in, “Bütün Hâşim oymağı Şi’b-i Ebî Talib’de mahvoluncaya dek bunlarla kız alıp-vermeyecek, çarşı-pazarda bir şey satmayacaksınız ve her türlü ilişkinizi keseceksiniz.” dedikleri bir uğursuz dönemde, yani zâhiren hiçbir sebebin görünmediği anda Allah Teâlâ, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kalbini taltif etmek ve kırılan onurunu tamir etmek için O’nu özel bir muameleyle katına yükseltmişti.
Bu dönem aynı zamanda, onca olumsuzlukların yanında Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) iki büyük musibete maruz kaldığı dönemdi. Bunlardan biri amcası Ebû Talib’in vefatı, diğeri de biricik zevcesi Haticetü’l-Kübrâ’yı kaybetmesiydi. Cenâb-ı Hak, O’nun bu yaralarının tedavisi için, “Herkese ve her şeye rağmen, bütün dünyalara bedel Ben varım!” diyerek Efendimiz’i Miraç’la taçlandırmış ve tesellide bulunmuştur.
O’nun bütün namazları, niyazları, oruçları ve çileleri; namazın, niyazın, orucun mânâsını halka anlatması, anlatıp bütün bunları birer merdiven yapması, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mirac’a yükselmesine vesile olmuştu. Böyle bir şeref, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka ikinci bir peygambere nasip olmamıştır. Her nebi belki kendi ruhunda Allah’ın huzuruna çıkmış, kurb-u huzura müşerref olarak iltifat görmüştür. Ama bütün gökleri ve cennetleri bilemediğimiz keyfiyetleriyle temaşa ikramı sadece Hz. Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) müyesser olmuştur. İşte bizler de böyle kadri yüce, civanmert bir nebinin arkasında bulunma mazhariyetiyle namaz sayesinde o miracı duymaya çalışıyoruz.