Allah Resûlü’nün bütün bu kıvrım kıvrım kıvranması, Cenâb-ı Hakk’a yapılması gereken bir tazimin ifadesi; Cenâb-ı Hakk’ın bu ifadesi de O’na karşı bir takdirdir. Esasında namaz, Rabbin huzurunda olunduğu müddetçe namaz olarak yazılır; iç ve sır âlemi huzurdan uzak kaldığı müddetçe de o, namaz olmaktan çıkar ve semeresiz hâle gelir. Çünkü Cenâb-ı Hak, bedenlere değil; kalbe, ondaki aşk ve heyecana bakar, hükmünü ona göre verir. Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ), namaz kılarken Efendimiz’in sinesinin değirmen taşının çıkardığı ses gibi veya bir tencerenin içinde yemek kaynaması gibi ses çıkardığını haber verir.124 Evet O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’ın huzuruna geldiği zaman buhurdanlık gibi kaynar, sonra da azamet kokusu tütmeye başlardı. Elbette bu hâl, O’nun en yüksek seviyede kulluğunu ifade edebilme gayretinden ileri geliyordu.
Namaz, O’nun kuvvetle arzuladığı bir işti. Başka hiçbir şey, O’na namazın verdiği zevki vermiyordu. O’nun içindir ki bir gün şöyle buyuracaktı:جُعِلَتْ قُرَّةُ عَيْنِي فِي الصَّلاَةِ “Namaz benim gözümün nurudur.” 125
Bu hadisi takviye eden Taberânî’nin rivayet ettiği başka bir hadislerinde de Efendimiz şöyle buyurmaktadır: إِنَّ اللّٰهَ جَعَلَ لِكُلِّ نَبيٍّ شَهْوَةً، وَإِنَّ شَهْوَتِي فِي قِيَامِ هذَا اللَّيْلِ “Allah, her nebiye, bir şeye karşı kuvvetli bir arzu ve istek vermiştir. Benim arzu ve isteğim ise gece ibadetinedir.”126
Allah Resûlü’nün kulluğu ve Cenâb-ı Hak’la olan irtibatı ve aynı zamanda tevhid-i ulûhiyeti ilan ve itirafı öyle derindi ki şimdiye kadar bu derinliğe çok kimse akıl erdirememiştir. İşte yukarıda naklettiğimiz hadis de bunun en açık örneğidir.