Namaz, işte böyle bir koşuşun heyecanını taşır mahiyettedir. Ona bakıldığı zaman bu mânâ sezilebilir ve mü’minler bunu duyabilirler. Münafıklar ise o mânâyı duyamadıkları için namaza, def-i bela kabilinden eda etme niyet ve edasıyla gelir, iman yoluyla bu neşveyi elde edemediklerinden de onu angarya kabilinden yerine getirirler. Def-i bela kabilinden kılınan bir namaz ise ancak esneye esneye ya da uyuklaya uyuklaya eda edilir ki, Allah (celle celâluhu) münafıkların bu hâlini tarif ederken: إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإِذَا قَامُوا إِلَى الصَّلَاةِ قَامُوا كُسَالَى يُرَاءُونَ النَّاسَ وَلَا يَذْكُرُونَ اللّٰهَ إِلَّا قَلِيلًا“Münafıklar –hâşâ– Allah’ı kandırmaya çalışırlar. Allah ise onların hilelerini boşa çıkarır. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah’ı da pek az hatıra getirirler.”77 buyurur. Evet, münafık, daima bir meskenet ve uyuşukluk içindedir; tabiri caizse boynunu düşürüp gerdan kıra kıra huzur-u ilâhiye gelir ve “Ah şu namazı bir bitirsem de dışarıya çıksam!” der. Çünkü hep dual bir hayat yaşamış, dolayısıyla da gönlü hep namazın neşvesinden mahrum kalmıştır. Cenâb-ı Hak, mü’minin kalb simasında büyük bir leke sayılacak ve kendisini mahcup edecek böyle bir duygunun kalblerimizde otağ kurmasına imkân vermesin!