Evet, bol nimet onları azdırıyor, musibet ve darlık ise onları Cenâb-ı Hakk’a karşı küskünlüğe itiyordu. Nebilerin, velilerin ses ve solukları da onları uyarmaya, kendilerine getirmeye yetmiyordu. Çünkü günahları hep bir başka günah doğuruyor, onlar da bu günahlar içinde bocalayıp duruyorlardı.. ve bu, onlar için beklenen bir neticeydi:
“İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip gidenleri, yaptıkları bazı işlerden dolayı şeytan yoldan kaydırmak istemişti. Ama yine de Allah onları affetti. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, Halîm’dir.”167
Uhud muharebesi münasebetiyle nazil olan bu âyet, esasen sırlı bir vak’anın raporu mahiyetindedir. Uhud’da okçuların yerlerini terk etmeleri, daha sonra umumî ric’ate sebebiyet verecek kadar sarsıntılı olmuştu. Hele, Allah Resûlü’nün öldürüldüğü şayiasının duyulmasıyla ortalık iyice birbirine karışmıştı. Bazıları harbi bırakarak, bazıları da gidenleri geri çevirmek ve işe vaziyet etmek üzere ta Medine’ye kadar gitmişlerdi.
Bu umumî hengâmede Allah Resûlü’nün yanından ayrılmayıp sebat eden ve kütükte et gibi doğranan sahabe sayısı da az değildi. Hele bir Enes b. Nadr (radıyallâhu anh) vardı ki, o gün tam bir destan adam olmuştu. “Allah Resûlü’nün öldüğü yerde siz niye yaşıyorsunuz!?”168 diyor ve düşmanla savaşıyordu. Mus’ab (radıyallâhu anh), o günün dasitanî kahramanlarındandı; kolunu kanadını vermiş ve ölümsüzlüğe ermişti.169 Hz. Hamza’nın (radıyallâhu anh) durumu da tasvirleri aşkındı; ama bütün bunlara rağmen (gönlümüz razı olmasa dahi) “O gün bir bozgun yaşanmıştı.” demek zorundayız.
Dipnotlar
- 167 Âl-i İmrân sûresi, 3/155.
- 168 İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 3/88.
- 169 İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-nihâye 4/10-49.