Hicrete tekaddüm eden günlerde insî ve cinnî şeytanların Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kurduğu tuzaklardan ve bugüne gelinceye kadar da Dâru’n-Nedvelerin İslâm düşüncesi adına birer imha karargâhı olduklarından az önce bahsetmiştik. Bütün bu sıkıntılı dönemlerden sonra, tamamen ilâhî bir imtihan olan, Cenâb-ı Hakk’ın, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hicret emrini vermesiyle, artık farklı bir döneme girilmiş olmaktadır. Bu yönüyle de hicret, ayrı bir konu ve ayrı bir destandır. Evet o, İslâm’ın Medine’sine atılan ilk adım ve dehayı mucizeleştiren bir aksiyondur.
O gün gerektiğinde en büyük zorluğu bile gülerek karşılayabilecek bir nesil yetiştirmedikçe hicreti de, hicrete terettüp eden semereleri de elde etmek oldukça zordu. İşte Hz. Ali! Hicret esnasında fedailiği temsil eden bu yiğit!… Evet, nasıl o, henüz yaşı “on” bile değilken, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Bu davada bana yardımcı olan yok mu?” beklentisi karşısında hiç tereddüt etmeden, “Ben varım yâ Resûlallah!”31 demiş ve bu bezme girivermişse; sinesinden yediği hançerle yere düşüp şehit olacağı ana kadar da bu anlayışından zerre kadar taviz vermemiş ve hayatın bütün safhalarında kendisinden beklenen misyonu mutlaka eda etmiştir.
Hicret günü, kendisinden ölüm döşeğine girmesi istendiğinde, damarlarında hayat fışkıran bu genç, hiç tereddüt etmeden, Cennet’e buyur edilmişçesine yatağın içine girmiş ve bu davaya baş koyup canından dahi vazgeçtiğini bir kez daha ispat etmiştir. Zira Allah Resûlü’ne en yakın olanlardan biri oydu ve O’na en yakın olmanın bedeli de işte buydu.
Dipnotlar
- 31 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/159; Heysemî, Mecmeu’z-zevaid 8/302, 303.