Evet, şu, nefisleri ve enaniyetleri firavunlaşmış, sebeplere ulûhiyet isnat eden ve her şeyi tabiat kanunlarıyla izaha kalkışan bugünkü insanların idraksizliğini, düşünce sefaletini bundan daha güzel ifade mümkün olamazdı!
Meselenin aslına gelince, bu da, inkârcıların ortaya attıkları diğer sorular gibi bir soruydu. Çok defa körpe dimağlar bu türlü soruların altında kalıp ezilecekti. Zira onlar, nâmütenâhîliği anlayamayacak; dolayısıyla da sebeplerin zincirleme uzayıp gitmesini ve böyle bir aldatmacanın bir şey ifade edip etmemesini kat’iyen kavrayamayacaklardı…
Bundan ötürü de tereddüde düşerek ve Allah’ı da sebeplerden herhangi bir sebep zannederek, mutlaka O’nu da meydana getirecek bir sebebin olması gerektiğini düşünerek içinden çıkılmaz bir kısım fasit daireler içinde bocalayıp duracaklardı. Bu, bir yanlış kanaatti ve kanaatin temelinde de Yaratan’ın hakikatiyle alâkalı bilgi eksikliği vardı. Hâlbuki Allah (celle celâluhu), Müsebbibü’l-Esbâb’dır; varlığının evveli yoktur ve mevcudiyeti, idrak üstüdür.
Bugüne kadar kelâmcılar, sebeplerin böyle zincirleme devam edip gidemeyeceğini, belli usûllerle ortaya koyarak sürekli “Müsebbibü’l-Esbâb” olan Allah’ın varlığını isbata çalışmışlardır. Onların bu husustaki düşüncelerinin hulâsasını şöyle ifade etmek mümkündür: